banner43

MERT FIRAT: MERT FIRAT VE İÇİNDEKİLER


    Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor derler ya, tam öyle bir sabahtı... Bahçeköy’de hep önünden geçtiğim tatlı kafede oturmuş camdan yağan yağmura bakıyor ve ‘o’nun gelişini bekliyordum. Sanki bir kitabın ilk sayfasındayım diye düşünürken sırtında çantasıyla, eski bir arkadaş gülümsemesiyle ve insana kendini yakın hissettiren ses tonuyla içeri, ‘Günaydın, nasılsınız?’ diyerek girdi. Hani bir tabir vardır ya ‘o gelince adeta etraf aydınlandı’ diye, öyle bir şeyler oldu sanki. O dakika, benim onu gördüğüm gibi görebilmeniz için her şeyi olduğu gibi anlatmaya karar verdim. Her haliyle bir başkaydı Mert Fırat... Omletini minik pizza dilimleri gibi kesip üst üste koyarak yemesinden gülüşüne, konuşmayı çok sevmesinden herkese karşı kibar tutumuna, kelimelere verdiği önem ve anlamdan anlattığı hikayelere hayat veren komik taklitlerine... Kendisi hiç şüphesiz hem ekranların hem sinema perdesinin en yetenekli oyuncularından biri. Namı ülke sınırlarını çoktan aşmış Orta Doğu’yu ele geçirmiş durumda. Ama kendisi
sinema ve tiyatronun onun için iş değil aşk olduğunu dile getiremeyecek kadar mütevazı. Getirmesine de gerek yok zaten ancak aşk bir adamı henüz 34 yaşında hem film şirketi hem de tiyatro sahibi yapabilir. Güçlü duran, hayata pozitif bakan, yanında sonsuza dek kalsanız sıkılmayacakmışsınız gibi hissettiren, sevdiklerinin sorunlarını kendi sorunları gibi sahiplenen, düşünceli, zeki ve ‘Bu yaşa geldim ben neler başardım?’ sorusunu kendinize sordurtacak kadar başarılı bir adam. Nezaket, iyi niyet ve sempatiklik ise adeta hücrelerine işlemiş. Bu yüzyıla ait olmayan bir karizması var. Üstelik bilindik parametreleri sorgulatacak kadar da farklı bir yakışıklılığa sahip. Bir ara, sevenleriyle sohbet etmek olarak gördüğü röportaja inancının çok büyük olduğunu heyecanla ekliyor; “Bu sayede hiç tanışamayacağım, ulaşamayacağım insanlara kendimi anlatabiliyorum” diyor ve dünyasının kapılarını tüm hayranlarını içeri alacak kadar kocaman açıyor. Anlayacağınız, gün Mert Fırat’a dair ne var ne yoksa masaya dökme günü oluyor
çünkü bir röportajdan öte hayatın farklı noktalarına dokunuşlara dair bir muhabbet geçti o gün aramızda. İçi gülen gözlerinden mi yoksa ses tonundan mı bilemedim ama sanki karşımda bana içini döken bir dost vardı, o hep tanıdığım bildik haliyle anlatıyordu işte... Hal böyle olunca ben de sözü fazla uzatmıyor, ‘başka dilde’ Mert Fırat’la sizi baş başa bırakıyorum. Meğer hala söyleyecek çok sözü varmış.


Şu aralar halet-i ruhiyeniz nasıl? İçinde olduğunuz dönemden, mesleki açıdan ulaştığınız noktadan mutlu musunuz?
Kendime koyduğum hedef, oyunculuğu uzun yıllar yapabilecek bir sisteme ulaşmaktı. Bir kısmını İstanbul’a geldiğimin dokuzuncu yılında başarmış oldum. İki yıl önce bir tiyatro sahibi oldum. 12 arkadaş bir araya gelip Moda Sahnesi’ni kurduk. 28 yaşında yapımcılık yapmaya başladım, İlksen’le Kutu Film’i kurduk, ‘Başka Dilde Aşk’ı çektik. Çok şanslı bir dönemdi benim için. Yani esas hayalimi yedi yıl önce Kutu Film’i kurarak gerçekleştirmiş oldum. Şimdi Bursa’da ortak arkadaşlarla Sanat Mahali diye bir girişim yapıyoruz. Bana göre önemli olan bunları yapmak değil doğru şekilde devam ettirebilmek, yıllara yayabilmek. Hala birçok hayalim var.


Yaş olarak nasıl hissediyorsunuz?

Hiç 34 yaşındaymışım gibi hissetmiyorum. Ama sakinleştiğimi görüyorum. Bazı konulara daha mesafeli bakıyorum. Çok öfkelenmiyorum artık ya da aşırı sevinmiyorum. Yıllar ilerledikçe insanın tahammülü artıyor ama hedeflerinden geri durmuyorsun. Aksine daha ayağın yere basarak istediklerini daha net bilerek ilerliyorsun. Daha da yapmak istediğim çok şey var.


Ankara’da doğup büyüdünüz. Yetiştiğiniz coğrafyanın izlerini üzerinizde taşıdığınıza inanıyor musunuz?

Kesinlikle. İstanbul’da büyüsem algım farklı şekillenmiş olabilirdi. İstanbul’da bu kadar çok ihtimal ve seçenek varken yaptığım işe bugünkü gibi konsantre olamayabilirdim. Ankara’nın bana getirdiği başka bir disiplin var. Oranın kısıtlı imkanlarına rağmen insanın kendini kocaman bir kasabada gibi hissediyor olması ve yeni gelen her şeye aç hissetmesi dolayısıyla da iştirak etmesi... Ankara’daki öğrencilik yıllarımda tiyatro festivali için para biriktirip 12 tane oyun seyrettiğimi biliyorum. Amatör bir ruhla profesyonel gibi çalışmak lazım. Ankaralılar tam da bunu yapıyor. İmkansızlıkların içinde kendine varoluş yaratıyor ve ona konsantre oluyor.

Eskiye nazaran siz...

İlk İstanbul’a geldiğimde bu şehre karşı çok güvensizdim. Sadece kendi yakın çevremle görüşüyor, temkinli ilerliyordum. İstanbul benim için büyük bir tehlike alanı gibiydi ki ben İsveç’te okudum. Ama oralarda sosyal devlete ve güvenlik sisteminin işleyişine güveniyorsunuz, içiniz rahat oluyor. Bütün bunlar önyargılar ve kodlamalar aslında... Bir gün geldi bu şehirde iyi insanlarla tanıştım ve İstanbul’a güvenim geldi. İyi insanlarla kurulu küçük bir dünyayı burada da yaratabildim, kendi Ankara’mı kurdum. Eskiye nazaran değişmeyen şey ise çok samimi söylüyorum hala deniz kenarına gitmek aklıma gelmiyor. Boğaz’a gitsek de ben yine unutup denize arkam dönük oturuyorum.


Bir gün oyunculuğu tamamen bırakıp sadece işin mutfak kısmında yer almayı planlıyor musunuz?

Çok elzem bir durum olmazsa kendimi geriye çekmeyi planlamıyorum. Bilakis daha çok iş yapmak, oyunculuğumu ön planda tutmak istiyorum. En az iki yılda bir film çekmek, her yıl tiyatro yapmak istiyorum. Bir de senaryo yazımıyla çok ilgiliyim. Benim bir projede yer almamda da senaryo en etkili maddedir.


Çocukluğunuzda izlemenize izin verilmeyen bir film var mıydı?

Korku filmleri sanırım. Örneğin, Stephen King’in romanından bir uyarlama olan ‘Mısır Tarlası Çocukları’nı izletmemişlerdi. Bir tane de bebeğin kafasının döndüğü, oyuncakların canlandığı falan bir film vardı bana yasak olan.

KAYNAK : ELLE DERGİSİ

banner57